İçeriğe geç

Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi ?

Giriş

İzmir’de yaşıyorsan bazı şeyler zaten otomatik olarak felsefi düşünmeye yol açıyor. Mesela Kordon’da oturmuşsun, karşıdan esen rüzgâr saçını “ben seni dağıtacağım” diye tehdit ediyor, elinde yarısı soğumuş kahve var ve bir anda beynin sana şu soruyu fısıldıyor: Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi?

Böyle anlarda insan ikiye ayrılıyor. Bir taraf “Abi ne güzel gün batımı” diyor, diğer taraf ise “Güneş aslında foton saçıyor, biz de onları algılıyoruz, yani ben şu an varoluşu çözüyorum” moduna giriyor. Ben genelde ikinci tarafta takılı kalıyorum. Sonra garson geliyor:

“Abi bir şey ister misin?”

Ben: “Evet… aslında ışık hakkında konuşabilir miyiz?”

Garson: “Abi çay mı kola mı?”

İşte hayat bu kadar net ve bu kadar karmaşık.

Görmek dediğin olay: sandığın kadar basit mi?

Çocukken “görmek” olayı bana çok basit gelirdi. Gözler var, bakıyorsun, görüyorsun. Nokta. Ama büyüdükçe anlıyorsun ki mesele “bakmak” değil, ışık denen gizemli karakterin sahneye çıkması.

Şimdi burada kritik soru devreye giriyor: Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi?

Bunu ilk duyduğumda şöyle düşünmüştüm: “E tamam işte, masa ışığı yansıtıyor, o yüzden görüyorum.” Ama sonra beynim yine o klasik sabotajını yaptı: “Peki ya siyah cisimler? Onlar ışığı yutuyor gibi, ama yine de görüyoruz. Hah?”

Ve işte orada ben de iç sesimle tartışmaya başladım:

– “Kanka ışık yansıtmazsa nasıl göreceksin?”

– “Belki de ışık başka bir şey yapıyordur?”

– “Ne mesela?”

– “Bilmiyorum… ama eminim bir şey yapıyordur.”

Bilimsel olarak olay şu: Görmemiz için cisimden gelen ışığın gözümüze ulaşması gerekiyor. Ama bu “yansıma” her zaman aynadaki gibi pürüzsüz olmak zorunda değil. Dağınık yansıma var, saçılma var, kırılma var… yani ışık adeta “ben biraz karmaşık bir karakterim” diye bağırıyor.

Işığı yansıtmak mı, yoksa başka numaralar mı?

Şimdi dürüst olalım. “Yansıma” kelimesi kulağa çok düzgün bir hareket gibi geliyor. Sanki ışık gidiyor, çarpıyor ve geri dönüyor. Ama gerçek hayat öyle değil.

Mesela tişörtün. Siyah tişört. Üzerine ışık geliyor, büyük kısmını emiyor, ama bir kısmını saçıyor. Sen de diyorsun ki: “Görüyorum.” Ama o tişört aslında ışıkla mini bir kavga ediyor.

Bir gün bunu arkadaş grubuna anlattım. Dedim ki:

“Bakın, Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi sorusu aslında biraz hileli.”

Arkadaşım Emre dedi ki:

“Abi benim eski telefon ekranım kırık ama hâlâ görüyorum.”

Ben:

“Çünkü ışık… şey… orada da saçılıyor.”

Emre:

“Sen fizik değil, şiir anlatıyorsun.”

Haklıydı.

Ama işin özü şu: Cisimler tamamen “ayna gibi yansıtmak” zorunda değil. Işığın bir şekilde gözümüze ulaşması yeterli. Bazen yansıma, bazen emilme sonrası saçılma, bazen de direkt geçiş.

Yani evet, Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi sorusunun cevabı “klasik anlamda evet ama aynı zamanda hayır gibi de” seviyesinde sinir bozucu bir bilimsel doğruluk içeriyor.

Günlük hayatta ışık felsefesi (çay bardağı, telefon ekranı, ayna)

Şimdi teoriyi bırakıp mutfağa gidelim. Çünkü gerçek felsefe genelde mutfakta başlar.

Çay bardağı düşün. İnce belli. Üzerine ışık geliyor, camdan geçiyor, biraz kırılıyor, biraz yansıyor. Sen de diyorsun ki: “Ne güzel çay.” Ama aslında orada ışık resmen parkur koşusu yapıyor.

Telefon ekranı? O ayrı bir drama.

Telefon ekranına bakıyorsun:

– Işık üretiyor (arka aydınlatma veya piksel)

– Sonra gözüne geliyor

– Sen “Instagram’da ne var?” diye bakıyorsun

Ama burada kritik nokta şu: Ekranı görüyorsan, aslında ekran ışık yayıyor. Yani “yansıma” değil, direkt üretim var. Bu da Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi sorusunu biraz daha karıştırıyor.

Ayna ise olayın “ben burada fizik dersi vereceğim” versiyonu. Işık geliyor, açılar eşit, düzenli bir yansıma oluyor. O yüzden kendine bakınca “bugün iyi görünmüyorum” krizini yaşıyorsun. Fizik bile psikolojiye çalışıyor bazen.

İzmir geceleri ve varoluşsal “neden görüyorum?” krizi

İzmir geceleri biraz tehlikelidir. Tehlikeden kastım suç falan değil; düşünce fazlalığı.

Mesela saat gece 2. Kordon’da yürüyorsun. Deniz hafif karanlık. Işıklar suya vuruyor. O anda beynin sana şunu diyor:

“Bu ışıklar suyun üstünde mi, yoksa su ışığı mı değiştiriyor?”

İşte burada Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi sorusu bir anda existential krize dönüşüyor.

Bir keresinde sahilde otururken kendi kendime şöyle dedim:

“Ben şu an bu bankı görüyorum çünkü ışık banktan bana geliyor. Peki ya ışık olmasaydı?”

Sonra rüzgâr geldi, midem üşüdü, konu kapandı. Çünkü insan bedeni felsefeyi kaldırabilecek kadar dayanıklı ama açlığı hiç affetmiyor.

Arkadaş grubunda da bu konular açılınca genelde iki tip insan çıkıyor:

Birinci tip:

“Abi boş ver, bira söyle.”

İkinci tip (ben):

“Peki karanlıkta neden hiçbir şey göremiyoruz, çünkü ışık yoksa bilgi de yok, yani epistemoloji…”

Birinci tip:

“Abi bira söyledim.”

Işığın küçük oyunları: beynin kandırılma sanatı

Şimdi işin en ilginç kısmına gelelim. Biz aslında dünyayı “olduğu gibi” değil, ışığın bize anlattığı hikâye üzerinden görüyoruz.

Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi sorusunu burada biraz daha geniş düşünmek lazım: Belki de mesele yansıtmak değil, ışığın hikâyesini okuyabilmek.

Beyin şunu yapıyor:

– Işık geliyor

– Retina yakalıyor

– Beyin yorumluyor

– “Bu sandalye” diyor

Ama aslında ortada sadece elektromanyetik dalga var. Sandalye kısmı biraz “beynin yaratıcı katkısı.”

Bunu ilk fark ettiğimde bayağı bozulmuştum. Çünkü insan “ben gerçekliği direkt görüyorum” sanmak istiyor. Ama yok. Biz biraz “ışık yorumcusuyuz.”

Bir nevi DJ gibi:

Işık geliyor → biz remix yapıyoruz → “bu masa” diye çalıyoruz.

Günlük hayatın mini deneyleri

Evde deneme yapmak istersen çok basit:

– Bir karanlık odaya gir

– Telefonun fenerini aç

– Duvara tut

Duvar anında “görünür” olur.

Sonra ışığı kapat.

Duvar hâlâ orada ama yokmuş gibi davranırsın.

İşte bu kadar basit ve bu kadar rahatsız edici.

Bu noktada tekrar aynı soruya dönüyoruz: Cisimler görülebilmesi için ışığı yansıtması gerekir mi?

Cevap artık daha net gibi: Işık yoksa görünürlük yok. Ama yansıma tek şart değil. Önemli olan ışığın bir şekilde gözle etkileşmesi.

Ama bunu böyle kısa söyleyince büyüsü kaçıyor. O yüzden biraz daha dolandırarak düşünmek daha keyifli.

Sonuç yerine: kafada ampul yanması

Şu an hâlâ İzmir’de bir yerde oturup bunu düşünüyor olabilirim. Belki de kahve bitmiştir, belki de rüzgâr saçımı hâlâ dağıtıyordur. Ama kesin olan bir şey var: Işık olmadan hiçbir şey “görünür” değil.

Ama “görünür olmak” sadece yansımayla ilgili değil. Işığın emilmesi, saçılması, kırılması… hepsi bu işin içinde.

Ve en garibi şu: Biz tüm bu fiziksel karmaşayı hiç düşünmeden “masa”, “ağaç”, “insan” diye etiketliyoruz.

Belki de en büyük mucize ışığın kendisi değil, bizim onu anlamlandırma şeklimizdir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
Sitemap
tulipbet giriş adresielexbett.net